MENÜ ☰
Pilot Garage Kartal
Kartal Gazetesi » Etkinlikler, Flaş, Kültür-Sanat, Manşet, Mekanlar, Toplum » Orhan Veli’yi Dinliyorum Gözlerim Kapalı
Orhan Veli’yi Dinliyorum Gözlerim Kapalı


Kartal Haber Gazetesi’nde çıktığımız yolda, ilk durağımız Orhan Veli Şiir Evi oldu. Orhan Veli Şiir Evi’nde etkin bir rol alan Şeref Özsoy aynı zamanda, Bîtap Sahaf adlı kitaplarla dolu dünyasında, çok sayıda okura hizmet etmenin sevincini yaşıyor… Biz de bu sevinci sizlerle paylaşıyor ve Orhan Veli’ye ilişkin sıcak bir sohbetle, Kartal Haber Gazetesi okurlarına merhaba diyoruz…

Şeref Bey; ilk olarak, Orhan Veli Şiir Evi’nin kuruluş tarihini ve güttüğü amacı dinleyelim sizden. Orhan Veli sevenlerini aynı çatı altında buluşturmak diyebilir miyiz?

Orhan Veli Şiir Evi, şairin ölümünün 50. yılında 14 Kasım 2000’de açıldı. Aynı yıl ölen sinema sanatçımız Kemal Sunal için, Galatasaray’daki bir sanat galerisinin ismi Kemal Sunal Sanat Galerisi olarak değiştirilmişti. Öncelikle hoşuma gitmiş olmakla birlikte bir süre düşündükten sonra bunu çok tuhaf buldum. Çünkü yapılan tek şey bir tabela değiştirmekti. Bundan sonra oturup düşününce, pek çok şair ve yazarımız için hiçbir şey yapılmadığını fark ettim. Çeşitli müzeler vardı; Sait Faik, Orhan Kemal, Cahit Sıtkı, Necati Cumalı… Bunların hepsi ya aile ya da bir kurum tarafından yapılmıştı; ancak benim birinci kılavuz şairim Orhan Veli için yapılan bir çalışma yoktu. Bu noktadan yola çıkarak niye benim yapmadığımı kendime sordum. Bir suçlu varsa, o da en başta bendim. Çünkü çocukluğumdan beri onun hakkında araştırma yapmaktan öte, bir de (ilk baskı kitaplarından adına hazırlananlara, el yazılarından portre-karikatürlere, dergilerden, plaklara kasetlere, ayraçlara, davetiyelere, kart postallara…) koleksiyonum vardı. Yani bir “müze” açılacaksa, bunu rahatlıkla yapabilirdim…

Müze değil de neden Şiir Evi dediğime gelirsem; Nazım Hikmet’in JOKOND ile Sİ-YA-U adlı kitabının ilk bölümü, Jokond’un Hatıra Defteri’nden Parçalar şöyle başlar:

 

“Luvur müzesinde artık canım sıkılıyor/can sıkıntısından çok çabuk bıkılıyor/bıktım artık canımın sıkıntısından.

İçimdeki bu ruh yıkıntısından/aldı fikrim şu hisseyi: Müzeyi gezmek iyi/müzelik olmak fena.”

 

Orhan Veli’yi de “müzelik” yapamazdım bu aşamadan sonra, yaşayan bir yer olmalıydı. Zaten ufak bir yer olan mekânımızda bir sahaf ve bir kafe ile genel giderleri karşılayabilecek ve müzeye alternatif bir yer yaratabilecektim.

 

Orhan Veli Şiir Evi’nin amacı Orhan Veli’yi yaşatmak değildir. Çünkü O, -belki de bizlere rağmen- zaten yaşamaktadır, yaşayacaktır da… Sevenleri bir araya getirmekten ziyade, onlarla tanışmamı sağladı. Kaldı ki o güne kadar bin bir zorlukla bulduğum-ulaştığım bilgi-belgelere çok daha kolay bir şekilde ulaşabilir de oldum. Yani sevenlerinden çok bana yaradı da diyebilirim…

 

Orhan Veli’nin Bîtap’taki yerini nasıl açıklarsınız bize?

 

Orhan Veli’nin Bîtap Sahaf’taki yeri, benim hayatımdaki yeri gibidir. Bîtap Sahaf iflas edebilir, Orhan Veli Şiir Evi de kapanabilir; ancak her ikisi de benim ve sevenlerinin yüreğinde bir arada anılacaktır. Ve bir gün bu “iflas” gerçekleşirse, Oscar Wilde’ın şu sözünü iflas bayrağı olarak asacağım: “İnsanların çoğu hayatın düzyazısına aşırı ağır bir yatırım yaptıkları için iflas ediyorlar. Şiir ile iflas etmek bir onurdur.”

 

Kendisini böylesine sahiplenmiş ve benimsemişken, Orhan Veli eserlerini yayınlayan bir kurum olmayı düşünmediniz mi hiç ya da bunun bazı engelleri mi vardı? Örnek vermek gerekirse; Büyük Doğu Necip Fazıl’ın, Nesin Vakfı Yayınları Aziz Nesin’in eserlerini yayımlıyor. Bu şekilde, telif ve manevi kazançlar farklı bir kurumla paylaşılmıyor. Bu anlamda, “Yaprak Yayınları” neden olmasın? Bu konuyla ilgili fikirlerinizi alabilir miyim?

 

Bunu elbette ki isterdim… Ancak böylesi bir yatırım yapmak benim için mümkün değil. Bununla birlikte Orhan Veli’nin şu an yayımlanan tüm eserleri -şiirleri ve düz yazıları dışında- oyun ve öykü çevirileri vardır. Bunlar YKY tarafından yayımlanmamaktadır. Ayrıca Orhan Veli için yazılan şiirleri derledim ki yüzlerce var.

Tabii ki bir seçki yapılmak zorunda. Ayrıca tüm eserleri içerisinde bulunmayan şiir-öykü-çevirilerini de bir araya getirdim, kitap bütünlüğünde olacak bir şey değil ama YKY ile tüm eserlerini yeniden yayıma hazırlamak için görüşmüştüm bir ara. Kitaplarına birer “edisyon kritik” ekleyecektim. Bunu gayet iyi karşıladılar ancak ben çalışmamı tamamlamaya yakın YKY’ de sular kaynadı. Enis Batur ve birkaç kişinin daha görevine son verildi ve çalışma da benim elimde kaldı…

Bu edisyon kritik için bir örnek vereyim… “YAŞAMAK” adlı şiirinin 2. bölümünün son üç dizesi ya çıkarılmalı ya da farklı bir şekilde dizilmeli; bunun açıklaması da dip notta şu şekilde açıklanır: “Aile dergisi, Orhan Veli’nin ölümünden sonra da (İlkbahar 1951 sayısında) iki şiir yayımlar. Şevket Rado’nun şiirlerle ilgili yaptığı açıklama şöyledir: ‘Bu sayımızda Orhan Veli’nin en son yazdığı iki şiirini neşrediyoruz. Orhan Veli bu şiirleri bana ölmeden iki ay evvel getirmişti. İkisinin de yaşamaya dair oluşu şimdi insanın yüreğini sızlatıyor. Arka sahifelerde göreceğiniz bu şiirleri, Aile dergisi üç ayda bir çıktığı için hemen neşredememiştik. Orhan Veli şiirleri bıraktığından bir ay sonra tekrar geldi. Yaşamak adlı şiirinin son üç mısrasını çıkaracağını söyledi. Ben bu üç mısranın, şiirdeki en güzel mısralar olduğunu söyledim.

—Evet, dedi, öyle ama lüzum yok. Ondan evvelki mısralarda her şey anlatılmış oluyor. Son üç mısra bir tekrardır; lüzumsuz tafsilattır. Çıkarırsak şiir daha tamam, daha mükemmel olur.

Ben kendisine aynı fikirde olmadığımı tekrarlamakla beraber neşrederken çıkaracağımı söyledim. Müsterih; çıktı gitti. Orhan Veli’nin şiir anlayışı ve çalışma tarzı hakkında bir fikir verir ümidiyle aramızda cereyan eden konuşmayı da, şiirin sonunda ayrı karakterlerde harflerle yazılan:

“Yaşamak kolay değil ya kardeşler/ölmek de değil/kolay değil bu dünyadan ayrılmak…” mısralarını da aynen, ilkyazmış olduğu gibi neşrediyorum. Şair hayatta olsaydı, şiirde bu son kısım bulunmayacaktı. Bu sayıda neşrettiğimiz her iki şiirin de Orhan Veli’nin en güzel şiirlerinden olduğunu söylemeğe bilmem hacet var mı?’ ”

Yaprak Yayınları neden olmasın sorunuza da iki nedenle itirazım var; birincisi zaten bu isimle bir yayınevi var. İkincilikle (önceki soruya bir ek de olabilir bu) yayımlanacak kitaplar olsa “Bîtap Yayınları” adı altıyla yayımlanması sizce de daha doğru değil mi?

 

Geleneksel Orhan Veli Yürüyüşü’ne değinmek istiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam bu sene 14’üncüsü düzenlenecek olan bu yürüyüş ne anlama geliyor? Her geçen sene insanların, bu yürüyüşe daha fazla ilgi göstermelerinin sebebi sizce ne olabilir?

 

Kardeşi Adnan Veli’nin “yürümekten hiç bıkmazdı. Bazen Beyoğlu’ndan Sarıyer’e kadar yürüyerek, ıslık çalarak gittiği olurdu” sözünden yola çıkarak düzenlediğim Orhan Veli Yürüyüşleri’nin ilki 14 Kasım 1996 Perşembe günü yapılmıştı. Yürüyüşün Taksim Atatürk Heykeli önünden başlamasını uygun bulmuştuk çünkü Orhan Veli’nin ölümünün nedeni, yani Ankara’da belediye çukuruna düşmesi, Atatürk’ün ölümünün on ikinci yılında gerçekleşmişti. 14 Kasım 2009’da 14’üncüsü yapılacak olan Orhan Veli Yürüyüşü, gene saat 11.00’de, Taksim Atatürk Heykeli önünde başlayacak ve Aşiyan’da Orhan Veli’nin mezarı başında sona erecek. Tek katılım şartı, bir şiir kitabı getirmektir.

Amaç, bir anma toplantısıdır ve bu toplantıyı dört duvar arasında yapmak istemiyordum çünkü Yaprak Dergisi’nin ilk sayısındaki Alış-Veriş şiirinin bir mısrası şöyledir:

“Salon verir sokak alırız”

Bu yürüyüşe politik ya da sembolik anlamlar yüklemek isteyenler oldu. Bence bu yürüyüş, “İş Olsun Diye” yapılıyor, tıpkı şairin de dediği gibi:

“Bütün güzel kadınlar zannettiler ki/aşk üstüne yazdığım her şiir/kendileri için yazılmıştır.

Bense daima üzüntüsünü çektim/onları iş olsun diye yazdığımı bilmenin”

Katılımın sayısıyla ilgilenmiyorum. Çünkü biliyorum ki o gün pek çok kişi, kimsenin hatırlatmasına gerek olmadan, onu kendi doğru bulduğu şekilde anıyor…

 

Dilerseniz Orhan Veli’nin kendisini konuşalım biraz da… Sicilyalı Balıkçı şiirinde;

“Yüz sene sonra bugünkü dünyadan/bir tek insan kalmadığı gün

Sicilya sahillerinde yaşayan balıkçı/bir yaz sabahı ağlarını atarken denize

Her zamankinden daha geniş gökyüzüne bakıp /benden bir mısra mırıldanacak şarkı halinde…”

Diyor. Sizce asıl şair veya gerçek sanat adamı, yaşadığı “an”ı değil de yüz sene sonrasını düşünen midir ve onları büyük yapan, bu zaman dilimi içinde hâlâ yaşayacağına olan inançları mıdır?

 

Şair ya da sanat adamı ile bunu sınırlamayalım, bence her insanın böylesi bir düşü vardır. Bunun en güzel örneğini Erol Güney veriyor. Orhan Veli’nin yakın arkadaşı olan Erol abi (kendisini 11 Ekim 2009 tarihinde, 95 yaşındayken kaybettik) 1981 yılında şöyle bir laf ediyor: “Yetiştiğim, büyüdüğüm ve bin bir sorunuyla birlikte çok sevdiğim bir ülkenin kültürel yaşamından uzak olmak beni üzmüyor değil. Avuntuyu; ne olursa olsun, adım hiçbir zaman Türkiye’de, tümüyle yok olmayacak demekte buluyorum. Orhan Veli, <Erol Güney’in Kedisi> ile ilgili iki şiiriyle; bir dostun, bir şairin verebileceği en büyük armağanı verdi: Adıma ve onca sevdiğim kedime ölümsüzlüğü kazandırdı. Hiç olmazsa, Orhan Veli’yi okuyanlar için bu böyle. Doğruyu söylemek gerekiyorsa, zaten geri kalanlar da beni pek öyle çok ilgilendirmiyor.”

Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le birlikte Garip ve Yaprak’ın dışında bir de Sesimiz adlı dergi çıkarmışlar ancak; bu dergi diğerleri gibi günümüze taşınamamıştır. Sesimiz dergisinin Yaprak’a oranla eksik yanları nelerdir?

 

Sesimiz dergisi, lise yıllarında, okul kooperatifinin parasıyla yayımlanan, büyük ihtimalle çok az basılıp okul içerisinde dağıtılan bir dergi… Bununla birlikte birkaç sayısına ulaştığım bu dergide edebiyattan ziyade okul çalışmaları hakkında (kollar, talebe teşkilatı, müsamere heyeti, mecmua heyeti gibi) şeyler bulunmaktadır…

 

Orhan Veli, şiirlerinde İstanbul’dan fazlasıyla etkilenmiş ve bununla birlikte bazı şairlere de ilham kaynağı olmuştur. Can Yücel, etkilenenlerin başında gelir. Orhan Veli’yi şiirin neresinde görüyorsunuz? O’na İstanbul Şairi diyebilir miyiz ve birçok kesimin tartıştığı konu olan Sosyalizm, Orhan Veli’nin şiirlerinde ne derece vardır?

Orhan Veli’nin iki şiirinin ismi yoktur, daha doğrusu olmadığı zannedilir… Bunlardan ilki, Garip’in ikinci basımındaki Garip İçin Önsözü ve Garip manifestosundan sonra gelen, büyük harflerle dizilmiş NETİCE yazılı sayfadan sonraki şiiridir:

“Gemliğe doğru/denizi göreceksin/sakın şaşırma…”

Tamamı italik dizilerek de diğer şiirlerden ayrılan bu şiirin adı Netice olabilir mi? Yoksa ‘Netice’ uyarısındaki gibi “bunca yazıyla anlatmaya çalıştığım şiir anlayışımı, şu şiirlerle daha rahat anlayacaksınız. Aslında bunlar her zaman gözünüzün önündeler ama görmüyorsunuz. Burada görünce şaşırmayın” gibi bir uyarı mıdır? Belki de ikisi birdendir…

Diğer şiir ise, Garip’in ikinci baskısıyla aynı günlerde yayımlanan Vazgeçemediğim kitabındadır. Ne büyük rastlantıdır ki o da kitabın ilk şiiridir, tamamı büyük harflerle ve gene italik olarak dizilmiştir:

“DELİ EDER İNSANI BU DÜNYA/BU GECE, BU YILDIZLAR, BU KOKU

BU TEPEDEN TIRNAĞA ÇİÇEK AÇMIŞ AĞAÇ”

Vazgeçemediğim kitabındaki şiirlere topluca bakacak olursak; çoğunluğunun İstanbul dışında (askerlik döneminde) yazılmış şiirler olduğu ve Uzunköprü, Saros Körfezi, Keşan’ın işlendiği (Bir roman kahramanı, Yolculuk, Keşan); “yaban ellerde” olduğu (Tren Sesi ve Misafir) ve hep özlem havasının estiği görülebilir…

Bununla birlikte Orhan Veli’nin bu şiirde anlattığı ve vazgeçemediğinin resmini Fahrünnisa Zeyd kapağa çizmiştir. Evet, şairin ismiyle kitabın ismi arasına konan resim, aynı zamanda kitabın ilk şiirinde anlatılan dünyasıdır; İstanbul Boğazı’dır. Yani “İstanbul Şairi” diye bir yakıştırmaya benim gönlüm el vermez ama Orhan Veli’nin vazgeçemediğinin İstanbul olduğunu da söyleyebilirim…

Sosyalizm konusuna gelirsem, “şiirinde ne derecede olduğunu şiirlerini okuyanlar bulsun” da diyebilirim “olmak zorunda mı?” diye de ben size sorabilirim… Bunların yerine, Kudret gazetesinin 11 Mayıs 1950 tarihli sayısında “Üç sosyalist şair açlık grevi yapacakmış!” başlığıyla çıkan yazıya karşı Orhan Veli’nin yanıtını okutmak isterim size: “Yurdumuzda sosyalist kelimesiyle komünist kelimesi arasındaki fark pek anlaşılamadığı, komünist kelimesi de çok kere vatan haini anlamına geldiği için bu başlığı ilkin curnalcılık saydık. Ama sonra, biraz düşündük; ilk korkumuzun boşuna olduğunu anladık. Çünkü bundan beş on gün evvel eski Devlet Başkanı Cemil Sait Barlas, Halk Partisi’nin bir Sosyalist Partisi olduğunu söylemişti. Söylemişti de, Demokratlar buna şiddetle karşılık vermişler, siz sosyalist değilsiniz, asıl sosyalist biziz, demişlerdi. Partilerimizin arasında bile kolay kolay paylaşılamayan bu sıfatı bize layık gördüğü için Kudret gazetesine teşekkür etmek istiyorum.”

Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Garip Akımı’nı başlattıklarında, ilk olarak anlaşılamadılar. Daha sonra her ne kadar dikkati çektilerse, Melih Cevdet ve özellikle Oktay Rifat, Orhan Veli kadar öne çıkamamışlardır. Sizce bunu nasıl açıklayabiliriz, Orhan Veli’yi arkadaşlarından ayıran temel özelliği neydi?

Ben “öne çıkamadılar” sözünü kabul edemiyorum… Her ikisi de Türk Şiiri’nin temelinde yer almaktadır. Bununla birlikte Vedat Günyol’un söylemine göre bu üçlüden kendi şiir okulunu kurabilen tek kişi Oktay Rifat’tır. Vedat Günyol’a; “bu kadar kısa olmasaydı yaşamı, Orhan Veli de kendi okulunu kurabilir miydi?” diye sordum bir gün ve çok net yanıtladı: “Yüzde yüz kurardı tabii ki. Ömrü yetmedi. O temeli, o şiir zekası vardı Orhan Veli’nin. Hem Orhan Veli şiire çok yenilik getirdi. Şairaneliği bir yana bırakarak günlük yaşamı kaleme aldı. Şiire nasırı soktu, o güne kadar olmayan şeylerdi bunlar.”

El Yazılarında Orhan Veli sergisine gelecek olursak; Orhan Veli ile ilgili pek çok projemden birisi de hem koleksiyonumu genişletmek hem de bir gün sergilenecek el yazıları toplamaktı. Bunu da El Yazılarında Orhan Veli sergisi ile gerçekleştirmek istiyorum…

📆 26 Ekim 2009 Pazartesi 10:36   ·   💬 3 yorum   ·   ⎙ Yazdır
Şeref Bey Döner

KARTAL'DA HAVA

İSTANBUL

BLOG

YENİ SAYI
Kartal Haber Gazetesi sayı

YAZARLAR

RÖPORTAJLAR

ANKET

Henüz anket yok.

BAĞLANTILAR