MENÜ ☰
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun
Ahmet Şimşek Koleji
Kartal Gazetesi » Dikkat Çekenler, Eğitim, Genel, Manşet, Röportaj, Sivil Toplum, Toplum » Muammer Yıldız, “Her insan doğduğu kente ait bir değerdir”
Muammer Yıldız, “Her insan doğduğu kente ait bir değerdir”


hulya-okur-ozel-muammer--“Cumhurbaşkanımız cemaatleri her zaman kucakladı”
İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Muammer Yıldız, Hülya Okur’a konuştu.

İşte röportajdan bazı çarpıcı başlıklar: “TEOG’un neticesi güzel oldu… 5000 Suriyeli çocuk okullarımızda okuyor… Siyasal sistemimiz demokratik seviyede değil…

Kitaplar yasaklanmamalı… Cumhurbaşkanımız cemaatleri her zaman kucakladı…  Öğrenci, öğretmenden bir adım ileride”

“O göklerdeki imza… Aynı toz bulutu içinde doğup, aynı yönde ilerleyen “kardeş” yıldızların lideri… Öğrenmekten, öğretmeye ve yeniden öğrenmeye dönen hayatların en unutulmaz dersliği… Kemale ermeye, hakikate erişmeye, esasları derk etmeye giderken ayaklarımıza ışık tutan bir çift göz… Tutunamayanların arkasında hissettiği itici güç… İnsanlığın izini kaybetmemek için durmaksız yola devam eden bir seyyah. Muammer Yıldız sizlerle…

huly

“HER İNSAN DOĞDUĞU KENTE AİT BİR DEĞERDİR”

21 Ocak 1967 tarihinde Erzurum’un Narman ilçesi Sütpınar Köyü’nde doğdunuz. Siz insanları eğitmeden önce, hayat sizi nasıl eğitti? Öğrenmeye nereden başladınız? 

Bilim bunu ispat etti ki, öğrenme anne karnında başlıyor. Doğduğunuz ortam ve aileyi ifade ediyor. Daha büyük ölçekte mahalleyi, kenti ifade ediyor. Her insan doğduğu kente ait bir değerdir. İnsan eşref-i mahlukat olarak doğuyor, ben de böyle bir çevrenin ürünüyüm.

“MUTLU MUSUN SORUSUNA ‘MUTLUYUM’ DİYORUM”

Bu ürün kendisini daha çok bu kurumda gösterdi…24 Eylül 2009 tarihinden beri İstanbul İl Millî Eğitim Müdürlüğü görevini yürütüyorsunuz. Bu görev için neden bir başkası önerilemiyor, bu sizin işinizi çok iyi yaptığınızı mı, başkalarının yapamayacağını mı ortaya koyuyor? 

İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü çok kıymetli, değerli, onurlu bir görev. Ben de 6-7 yıldan beri bu görevi yürütüyorum. Sizin taktirane düşüncelerinizi teşekkür olarak alıyorum, yaptıklarım için değil de, yapmam gerekenler için bunları alıyorum. Bu bana sizin biçmiş olduğunuz bir değer. Ancak hayata yeniden başlasam, ne olmak istersiniz diye sorulsa, eğitimci ama özelinde öğretmen derdim. –Peki bu kariyer planı açısından yolunuzun tekrar  İstanbul’a, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğüne uğramasını ister misiniz, doğrusu isterim. Bizim İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünde yaptığımız iş itibariyle; 2 milyon 660 bin öğrencisi, 128 bin öğretmeni ve 6 bine yakın okulu ile büyük bir camia. Eğitim camiasının büyük bir kısmını temsil eden bu kentin eğitiminden sorumlu olmak, çok onurlu, çok şerefli ama bir o kadar da zor bir görev. “Ben derdimle hoşam, el çek tabip yaramdan” diyor ya şair…dertliyiz ama derdimizi de söylüyoruz, zorlukları var ama bu zorluklarla baş etmesini de biliyoruz, bizi mutlu kılan da bu. Bir toplantıda bana “Mutlu musun?” diye sordular, “Mutluyum” dedim.

Mutsuz olsam, seni  mutsuz kılan şey neyhulya-okur-muammer-yildizse ondan seni uzaklaştıralım deneceğini bildiğim için… İnterlandını verdim, bu işleri deruhte ediyorum, çok yoğunum, çok çalışıyorum ama yılgın değilim. Yani 3Y formülünde ikisi yatık olabilir ama birisi daima ayakta; yoğunum, yorgunum ama asla yılgın değilim. İnsana, çocuklara, eğitim sistemimizin vicdanı öğretmenlerimize hizmet ediyoruz, onlara liderlik yapmaya, sorunlara hal çaresi bulmaya çalışıyorum. Bizim müdahalelerimiz belki de kriz anlarında oluyor. Bir Valimizin “Ben kriz Valisiyim” gibi bir ifadesi olmuştu. Diğer türlü hiyerarşik yapı içerisinde okullarımızda müdürlerimiz, il, ilçe yardımcılarımız, bana bağlı 42 müdür yardımcısı, şube müdürü arkadaşımla bütün bu çark işliyor, size nerede ihtiyaç duyuluyor, bütün bu süreçler işletildikten sonra Milli Eğitim Müdürlüğü  olarak süzgeçten geçiriliyor, çözülemeyen birkaç sorun kalıyor. Burada irade gerekiyor, burada karar, yorum gerekiyor, işte o zaman benim kapım çalınıyor, beni sevindiren buraya kucağında sorunla gelen bir annenin sorununu çözmüş olmak ve buradan giderken omuzlarındaki o yükü almış olmak. Böyle bir psikolojiyle işe başlıyorum, gece yattığım zaman vicdanen müsterihim. Her gün bize sunulan bir fırsat, dolayısıyla yeni güne yeni ümitlerle uyanıyoruz.

http://www.haberx.com/resources/pictures/56/276566/276566.jpg

“İSTANBUL, ENERJİSİ KENDİNDEN OLAN BİR ŞEHİR”

“BENİM İŞİM İNSAN AVCILIĞI”

Bunu sağlayan biraz da siyasi yönünüz mü? İstanbul Milli Eğitimin, Milli Eğitim Bakanlığından bir farkı var mı, temsil ettiği çeşitlilik bakımından? Elinizdeki güç, neleri yapmanıza, neleri yapamamanıza imkan veriyor? 

Bu interlandından dolayı, İstanbul’un kendisine özgü yapısı var. Ben İstanbul’u tanımlarken, “Enerjisi kendinden olan bir şehir” diyorum. Tabi ki eğitimimizde reformlar var, hızlı değişim dönüşüm programının sahaya, alana yansıması, velilerin algısını yönetmek kolay bir şey değil ama İstanbul olunca belki çok dezavatantaj görünüyor ama enerjisi kendinden olan şehir, biraz da işlerinizi kolaylaştırıyor. O yüzden benim, enerjisi kendinden olan bir şehrin bütün enerji kanallarını yaptığım işe kanalize etmek gibi bir görevim var. İstanbul’un müktesebatı, birikimi neyse onu işe koşmak, benim temel becerim, iyi yaptığımı söyleyebileceğim tek şey bu liderliği yapabilmek. Örneğin bizi seven arkadaşlarımızın şöyle bir ifadesi olmuştu, “İstanbul’da o kadar akademik, talim, terbiye tecrüben var, biz sizi biliyoruz, güveniyoruz fakat 100 bin tane öğretmen var, 100 bin öğretmeni ne yapacaksın dediklerinde ben şunu söyledim: Benim düşüncemde insan, imkan demektir. İnsan külfet değildir, imkan demektir, bana düşen de 100 bin öğretmen içinde çok cevher, cevval olanı, koşabilecek olanı, girişimci, inovasyonu açık, dünyadaki gelişmelere açık insanları bulmak, ve o insanları bulunduğu yerin yukarısına çıkartmak gibi temel bir yaklaşımım vardı, şükürler olsun yanılmadım. Geldiğimde çok değerli yöneticilerimizi, öğretmen arkadaşlarımızı buldum. Benim işim insan avcılığı. Sistemde var olan insanları iyi keşfetmeniz gerekiyor, bir de şunu da önemsiyorum, eğitim sistemimizde geçmişe baktığımızda insan yetiştirme konusunda bir hatamız var, insana güvenmiyoruz. Ben bunu ters-düz etmek istiyorum. İnsana önce güvenmek gerekiyor, karşınızda kim olursa olsun, fikri, düşüncesi, duruşu, merhaba dediğiniz insana güveneceksiniz, itimat edeceksiniz, birlikte yol yürüdükten sonra herkes herkes hakkında bir değerlendirme yapabilir, birine bir iş verdiğinizde acaba bu işi o yapabilir mi diye sorduğunuz zaman, o işi kimseye veremezsiniz, ben insana güvenmeyi çok değerli buluyorum. Arkadaşlarımın, en az benim kadar, dürüst, namuslu, zeki, kabiliyetli, çalışkan olduklarını düşünüyorum.

“VELİLER HER ZAMAN HAKLI”

İnsana sermaye olarak bakmak çok temel bir anlayış tabi. Başarının en önemli ayağını öğretmenliğin temsil ettiğini söylüyorsunuz, hatta mevcuttakilerin değil 24 bin açığın üzerinde çok duruyorsunuz, öğretmenlerin yaşadığı sorunlarda bir azalma oldu mu, Öğretmenlik cazibesini yitirdi mi sizce?  

Asla değil. Öğretmenlik, şu anda trendi en yüksek meslekler arasında. Herkesin bir öğretmeni var. Bu çok kutsal bir şey. Dünyanın en iyisinin de bir öğretmeni var.  Anadolu’nun bir kentinde öğretmenlik yapmışsınız, İstanbul’un bir sokağında karşılaşıyorsunuz, o göz bir anda ışıldıyor, öğretmenim diyor, bundan daha değerli bir şey olabilir mi, o yüzden öğretmenlik peygamber mesleği diye tanımlanır, bir toplumun insan kaynaklarında yapılması gerekenler, öğretmenin işidir. Okuldaki eğitim kahramanı öğretmen diyoruz ama toplumda da en önemli görev ona düşüyor. Öğretmen sorunlarına baktığımızda, geçmişle mukayese edildiği zaman daha az sorunla yolumuza devam ediyoruz,  bu evren var oldukça sorunlar olacaktır ama önemli olan bu sorunların niteliği. Mesela geçmişte 24 Kasımlarda hep öğretmenlerin maaşları konuşulurdu, ama şimdi daha çok sosyal yanı, toplumdaki karşılığı, toplumsal rolü konuşuluyor. Ne konuşursak konuşalım, konuşma “Eğitim önemlidir” noktasına geliyor, iyi ki böyle. Eğitimciler aleyhimize gibi görünen bu söylemden rahatsız olabiliyoruz.  Çözümün eğitimde aranıyor olması çok değerli bir şey. Çünkü geçmiş yıllarda çözümün başka mecralarda arandığını da biliyoruz, bu da eğitimcilerimizi, öğretmenlerimizi bu anlamda da değerli kılıyor. Bakanlığımız da öğretmenlerimizin hem özlük haklarına yönelik, hem de branş olarak daha iyi yetişmeleri, çağı yakalamaları, fatih projesinde olduğu gibi teknolojiyi kullanmaları gibi projelerle de bütün bu enstrümanları sağlamış oluyor. Biz daha iyi noktayız diyebilirim. Anne babalar, evlatlarını bize emanet ediyorlar,  o yüzden insanların eğitim sisteminde beklentileri çok yüksek. Bir anlamda kendisinin yapamadığı bir işi, sizin yapmanızı istiyor.   Ve kamu olarak devletin görevinin bu olduğunu düşünüyor. Bizim geleneklerimizde çocuğu yetiştiren mekanlar vardı, avlular vardı, anne, babalar, dedeler, nineler vardı, bunlar mektepti. Modern dünyada çalışan anne-babalar çocuklarıyla neredeyse karşılaşamıyor. Onun veremediği sevgiyi sizin okul olarak vermenizi istiyor. Velileri bir her zaman haklı görürüz. Empati önemli, bende veli olsaydım daha fazlasını isterdim, o yüzden eğitim kurumları, öğretmenler vs önemli.

http://www.haberx.com/resources/pictures/57/276567/276567.jpg

“STATÜKODAN YANA İSE AYDIN OLUNMAZ”

Çözümün odağında olmanız nedeniyle kendinizi geliştirmeye hep açık tutuyorsunuz. “Bir entelektüel, sorumlu bir aydın olarak kendi kültürümüzü, tarihi kaynaklarımızla okuyabilmek için merak saldım” diyerek Osmanlıcayı öğrendiniz. Türkiye’nin aydınlarıyla ilgili sorun nedir sizce? Kimse neden halinden, yerinden, ülkesinden memnun değil? 

Aydın daima kurulu düzene karşıdır. Statükodan yana ise aydın olunmaz. Aydın toplumun önünde ön açıcı, toplumun diğer değerleri ile barışık olan kişidir, o değerlerin bir kısmı sizi ifade ediyor olsa bile, aydın birikimi size bunu icbar eder. “Fikirlerinize katılmıyorum ama ölünceye kadar sizin fikirlerinizi ifade etmem için ön açıcı olacağım, sizin yanınızda olacağım” diyebilmektir. Demokratik kültür böyle ortamlarda da gelişiyor. Bu açıdan Milli Eğitim Bakanlığımızın yaptığı en temel reformlardan birisi, ben buna zihniyet değişikliği diyorum, talim terbiye kurulu başkanlığınca Milli Eğitim Bakanlığı müfredat değişikliği yaptı. Anaokulundan, lise sona kadar her seviyede programlarını değiştirdi. Şu anda okullarda, daha “insan-öğrenci merkezli” bir müfredatı uygulamaya çalışıyoruz.  Çocukların kendilerini önemseyen, soran, sorgulayan, kritik edebilen, tartışabilen, kendine güvenen, yanlışta olsa bir fikri olan bir insan modeli ortaya çıkartmak istiyoruz. Dünyadaki mevcut yapıların önüne geçebilmemiz için, bu zihinsel devrimi gerçekleştirmemiz gerekiyor, bu da eğitim programlarından geçiyor. Bu zihin değişikliği ile herşeyin mümkün olacağına inanıyorum. İç kritik olarak, bu zaman da bu da yapılır mı dediğimiz şeyler olur, bunlar olacak şeyler ama Milli Eğitim Bakanlığı değişim programını yakalamıştır ve adım adım her seviyede uyguluyor. Bizim çocuklarımızın gelecekte, entelektüel seviyeleri daha yüksek, toplumsal değerlerle daha barışık, aydın sorumluluğu ile ön açıcı konumda olacaklarına inanıyorum.

“EĞİTİMDE BUGÜN YAPILAN DEĞİŞİKLİĞİN SONUCUNU BİR NESİL SONRA GÖRÜYORUZ”

“YÖNTEM BİLGİSİNE GEÇMELİYİZ”

“ÖĞRENCİ ÖĞRETMENDEN BİR ADIM DAHA İLERİDE”

Zihniyet değişikliğini şu bakımdan ortaya koyuyorsunuz bir taraftan: Fiziki şart değişmeden, içeriği iyileştireceğiz. “Devlet olarak görevimizin, bütün çocuklarımızın aynı seviyede eğitim alabilmeleri için fırsat eşitliği yaratmak olduğunu da biliyoruz” diyorsunuz ama sürekli değişen sınav sistemleri, sıralamalar, başarı faktörleri ve okullardaki kalite farkı bu çabanızın karşılığını almadığınızı mı gösteriyor sanki? 

Biz fiziki alt yapıyı değiştirdik, bir taraftan müfredat değişikliği yaptık. Bütçeden en fazla pay eğitime ayrılıyor. Oransal olarak büyüyen ekonomimizden en fazla eğitime pay ayrılıyor. Fatih projesi gibi dünya çapında bir proje yapıldı. Biz alt yapı derken biz alt yapıyı oluşturduk, bu zor da değil, bu millet kendi birikimleriyle bunu yapabilir ama zihniyet değişikliği dediğimiz şey bir anda olmuyor. Bugünde Milli Eğitimde bu anlamda yapmış olduğunuz değişikliğin sonucunu bir nesil sonra görüyorsunuz. 12 yıllık zorunlu eğitime geçtik, 12 yıl sonra üniversiteye gidecek, sosyal hayata atılacak, parlamenter olacak, demokratik kültürü o zaman görebileceğiz. Bir kurbağa sendromu var ya, içindeyiz ama belki fark etmiyoruz. Hep birlikte bu değişimi yaşıyoruz ve oluyor. Ansiklopedik bilgilerin bugünün dünyasında yeri yok, bu bilgiyi bizim yeniden üretmemiz gerekiyor, analiz etmek, kendimize mal etmemiz gerekiyor. Böyle bir dünyada ansiklopedik bilgisi vermek yerine, onlara yöntem bilgisi vermemiz gerekiyor; Niçin, Neden.. 5N1K sorusu gibi zihnimizin arka planında oluşan sorular, küçük yaşta verilebilir. Çocuklara temel düşünce eğitimini vermemiz gerekiyor. Bu açıdan sistem, öğrenci merkezli, daha çok çocuğun kendisini ifade etmesine yönelik. Çocuklarımızın yanlış yapma hakları var ama kendisini ifade etmesi için ortam hazırlamak. Öğretmenin rolü değişti, bu anlamda daha çok rehberlik boyutuna geçti, çünkü öğrenci bilgiyi teknoloji sayesinde daha iyi kullanıyor. Öğrenci öğretmenden bir adım daha ileride, çocuk anne-babadan bir adım daha ileride. Mesela çocuk, google’a girdiği zaman karşısına çıkan bilginin gerçek olduğunu düşünüyorsa, bundan daha büyük yanılgı olamaz. Bunu yorumlayacak, bu bilgiyi yeniden üretebilecek bir çocuk yetiştirmek.

http://www.haberx.com/resources/pictures/58/276568/276568.jpg

İnternette rastladığım bir yazı vardı…“Ben ortaokuldayken bir  Türkçe öğretmenim vardı, tahtaya konuşanların değil, konuşmayanların ismini yazdırırdı, ve bir gün derste şöyle demişti, çocukları konuşturmazsan, konuştuğu için cezalandırırsan gelecekte ya hiçbir olaya tepki vermeyen, cesaret edip konuşamayan bir halk yaratırsın, yada konuşamadığı ve kendisini ifade edemediği için her şeyi zorbalıkla halletmek isteyen bir halk yaratırsın…”

Bravo. Bunun  üzerine hiçbir şey söylenemez. Tam da bu.

“DEĞİŞİMİN YÖNÜNÜ DEĞİL, İÇERİĞİNİ TARTIŞABİLİRİZ”

“BAKAN BEY, ‘MEB YAP-BOZ TAHTASINA DÖNDÜ’ İFADESİNE ÇOK KIZIYOR”

İyi olan şeylerin neticesini almak zaman alır dediniz ya, yapılan kötü şeyler hemen fark ediliyor. “Bakanlık her yıl yenilikler yapıyor. Ancak ‘Eğitim yap-boz oldu’ diye eleştirilere maruz kalıyor. Üretmek için, yenilik yapmak için değişimler yapmamız gerekiyor.” diyerek eleştirilere  cevap vermiştiniz. Doğru bir sistemin uygulanamıyor olmasının nedeni siyasi beceriksizlik mi, yoksa toplumda karşılığını bulamaması mı?  

Hem toplumun, hem bilimin, hem teknolojinin hızlı değişmesi, bu değişimi tetikleyen bir şey. Değişmeyen tek şey, değişim yasası. Durağan bir sistemi, statik bir yapıyı kimse öneremez, bu hiç kimsenin işine yaramaz. Burada tartışacağımız şey, değişimin yönü değil, değişimin içeriğini tartışabiliriz. Müfredat değişikliği yaparken, yapılandırmacı bir yaklaşım benimsedik, ezberci bir yaklaşımı arkada bıraktık, yeni bir siyasi yapı geldi, 12 yıl önce milli eğitimde nerede kalmıştık, hadi onu indirin, tekrar biz onu uygulayacağız denemez. Ne denmesi gerekiyor: Burada yapılan bir iş var ama eksik var. Kitaplar değişti, herkese ulaşıyor, eğitim araçları değişti güzel ama kitapların içerikleriyle ilgili daha iyisi yapılabilir. Kitapların dünyadaki eş değerlerine bakıldığı zaman, daha estetik boyutta basılabilir, bunların elektronik modeli olabilir. Bu değişim zorunludur, başlamıştır ve devam edecektir. Mesela MEB Bakanlığı çok Bakanlık değiştiriyor. Ben şunu iddia ediyorum, MEB’de 12 yıl içinde aynı Bakan devam ediyor olsaydı bile, 12 yıl önce yaptığı değişikliği kendi eliyle değiştirmek zorundaydı, bu kaçınılmazdır. Müfredat konusunda en iddialı ülke, Finlandiya. Pisa’da ilksırayı alan ülkelerden birisi. Müfredat değişikliği sırasında orayı ziyaret ettik, çok iddialılar, çok iyi bir müfredat hazırlamışlar, çok iyi sonuç almışlar, dünyada derece elde etmişler, fakat süresini 4 yıl koymuşlar, 5.yılda programları zorunlu olarak yine değişiyor. Çok iyi bir iş çıkarttım diye kırk yıl sırtını evirip yatmıyorlar. Bu Bakan değişikliği ile ifade edilen bir şey değildir. Bir başka siyasi parti gelse de, başa dönerek değil, daha ilerisini yakalamak için bu değişimi yakalamak zorunda. Bakan Bey, “MEB yap-boz tahtasına döndü” ifadesine çok kızıyor. 19. Milli Eğitim Şurasındaydık, orada şuranın alt gurupları vardı, Alt komisyondan gelen maddeler teker teker orada görüşülüyor, tam 183 madde, Bakan Bey Genel Kurula hitaben dedi ki: Siz diyorsunuz ki, Milli Eğitimi çok sık değiştiriyorsunuz, biz sizin önünüze bir A4 kağıdı koyduk, neyi değiştirmek istersiniz diye sorduk, tam 183 madde değiştirin diyorsunuz, ne yapalım, değiştirelim mi değiştirmeyelim mi? Bazı şeyleri sorgulayabiliriz, mesela çok sık sınav sistemi değişiyor ama biz şunu kabul edelim, TEOG dediğimiz sınav, merkezi sınav ağırlıklarını arkada bırakmıştır, yerleştirme sorunlarını bu yıl içinde bile yaşıyoruz ancak akademik olarak okulu merkeze alan, öğretmeni değerli kılan, öğrenciyi ders dışı kaynaklardan uzaklaştıran, tamamen okul başarısına odaklı bir sistemdir. Buna tüm samimiyetimle söylüyorum, öğretmenlerimiz, velilerimiz sahip çıktığı sürece bu başarılı olacaktır. Aynı şeyi üniversite sınavında yaptığımız taktirde, anne babaların kaygıların gidermiş olacağız. Değişiklik oldu ama güzel bir sistemi yakaladığımızı söyleyebilirim.

http://www.haberx.com/resources/pictures/59/276569/276569.jpg

“ŞARTLAR EL VERMEDİĞİ İÇİN YAPAMADIĞIMIZ HUSUSLAR VAR” 

4+4+4’ün ilk karnesini iyi gördüğünüzü ifade etmiştiniz. Karnesi kötü olan uygulamalardan da bahsedecek misiniz? 

O bana düşmez. Ben kendimi rahatlıkla eleştirebilirim. Bir şey iyidir derken, arkasından gelen –ama, -fakat esas kabul ediliyor. Ben Milli Eğitim Müdürü olarak, inandığım hususları konuşuyorum, elbette yanlış, eksik bulduklarımız, keşke şöyle olsaydı dediğimiz hususlar var. Şartlar el vermediği için yapamadığımız hususlar var. Birisinin bize akıl vermesine gerek yok, biz de öyle biliyoruz ancak berbat bir pratik, güzelim teoriyi ortadan kaldırabilir, bunu paranteze alarak iş yapamazsınız.

“KONULARA SİSTEMATİK BAKIYORUM”

Bizim sorumluluğumuz önemli dediniz, hatta o kadar önemli ki, “Bu ülkenin temel yazgısında söz sahibi kişileriz” ifadesini kullanıyorsunuz. Yazgıya bu kadar çok müdahale sizi acemi bir pozisyona sokmuyor mu? Bu sisteme biz bile adapte olamadık dediğiniz oluyor mu? 

Yok, ben kendi adıma hiç yaşamıyorum bunu. Ben konulara hep sistematik bakıyorum. Ortaya çıkan ürünü kendi açımdan izah etme ve bunu kendi adıma içselleştirme, uygulama ve arkadaşlarıma ifade etme noktasında hiçbir zorluk çekmiyorum.

“OKULDA BAŞLAYIP, OKULDA BİTİRECEK” 

“ÜNİVERSİTEDE SINAVSIZ YERLEŞTİRME DÜŞÜNMÜYORUZ”

TEOG, üniversite sınavına da döner dediniz de…Talim Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. Emin Karip,“Yerleştirme için sıralama yapmak zorundayız” demişti. Üniversite yerleştirmede ne gibi sürprizler, varyasyonlar gündeme gelir sizce? Sınavsız yerleştirmeleri ne kadar olası görüyorsunuz? 

Sınavsız yerleştirme ihtimalini görmüyoruz. Türkiye’de, 81 ilde yeterince kontenjan oluştu, 200’e yakın üniversite var. Fakat buradaki temel sorun şu, Boğaziçi’ne kim gidecek, Elektrik-Elektronik’e kim gidecek, Hukuk Fakültesine kim gidecek. Bu anlamda mutlaka ölçme gerektiriyor. Fakat çocukların okuldan beslenmeleri, sadece okul müfredatına dayalı bir şey yapalım ve bu ne 1 yıl öncesini, ne 1 yıl sonrasını kapsamasın. Çocuğun bulunduğu döneme ilişkin, tıpkı TEOG sınavında olduğu gibi öğretmenin yaptığı yazılı (Soruları size verelim, bunu Türkiye genelinde yapın bize gönderin) şekilde bunu yapması bu kadar basit. TEOG sınavı için çocuğuma ders aldıracağım, ders aldıracağım diyen ailelere, -Sakın ha, diyorum, fazla paranız varsa okul aile birliklerine, hayır kurumlarına bağışlayın, diyorum. Dershanelerin 1 Eylül tarihinden ortadan kalkmasıyla, bizim yetiştirme ve destek kursları var. Bakanın bütün yaptığı şey, okulu değerli kılmak, okulu merkeze almak ve okul dışındaki bütün beslenmeleri kesmek. Bu velilere ciddi bir yük getiriyor. Çocukların da akranlarıyla sosyalleşmesini engelleyen bir durumdu. Çocuk okulda başlayıp, okulda bitirecek.

“DERSHANELER FAALİYET YAPAMAYACAK”

“TEOG’UN NETİCESİ GÜZEL OLDU”

Temel Liseler nedeniyle okulların mevcudiyeti veya diğer yönleriyle eğitimde aksayan durumlar oldu mu? 

Temel liseler açıldı, özel eğitim kurumları yeni bir tür olarak devreye girdi. Kapanan dershaneler yerine ikame olundu, başarılı bir süreç geçirildi, MEB’e, dershanelerin kapatılması ve dönüşüm sürecine inananlara müteşekkiriz. TEOG önemli bir sınavdı neticesi güzel oldu. Yerleştirme sırasında, nakillerden dolayı istediği yere gidemeyen çocuklar var, 9.sınıflar için ilk yerleştirme tamamlandı, her ay yerleştirmeler devam edecek. Dershaneler Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra kapatılma sürecindeler. Hiçbir şekilde faaliyet yapamazlar. Eğer faaliyet yapmak istiyorlarsa özel öğretim kursuna dönüşmek zorundalar, en fazla 3 dersten yapabilirler, Bakanlığımızın bu geçiş döneminde iyi niyetle ortaya koyduğu, iptal gerekçesinde siz özel sektörün önünü kapatıyorsunuz esas kararının temel felsefesine uygun bir şekilde hak genişletmesi yaptı. Velilerimizin şöyle bir kuşkusu var, MEB’e bağlı okullarında, kendi okullarında kendi öğretmenleriyle destek kursları devam ediyor. MEB elektronik ortamda kaynaklar, dökümanlar oluşturdu, mezunlar da aynı eğitimi Halk eğitim üzerinden bizim okullarımızın dersliklerini kullanarak eğitim alabilecekler.

“DURUMU KÖTÜ OKULLARDAN İYİ ÖRNEKLER ÇIKIYOR”

Bir çok üniversite ile eğitimde işbirliği protokolü imzaladınız. Öğrenciyi temel alan tüm çalışmaları destekliyorsunuz (Yabancı yazarlar okullarda, eğlenirken öğreniyoruz, okulda Avrupa değerleri, kitaplı karne, mesleki eğitim için elele, okul güvenliği vs) Bir çok projeye imza attınız. Bu projeler çok dağılmanıza yol açıyor mu, hepsi bir arada nasıl yürüyor bu sistem?

Allahtan ki hepsini ben yapmıyorum, yapan bir ekibim var, öğretmenlerimiz, idarecilerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız var, organize oluyoruz, ve bir sinerji oluşuyor. İstanbul’da en iyi yaptığımız şey, kamu kurum ve kuruluşlarla geliştirdiğimiz ilişki. Bizimle birlikte çalışan herkes, bu hakkı teslim ediyorlar. İstanbul sorunlarını ön planda tutarsanız sorunları olan bir şehir ama avantajları olarak baktığımız zaman da, fırsatları, imkanları olan bir şehir. Enerjisi kendisinden dedik ya, en büyük enerjilerinden biri de üniversitelerdir. Yüksek üniversiteler, vakıf üniversiteleri dahil, 52 tane üniversite var, bu üniversitelerin tamamıyla işbirliğimiz var, her birisiyle birden çok projeyi hayata geçiriyoruz. Bizim yürüttüğümüz iyi örnekler projesi var, öğretmenlerimizin, çocuklarımızın, okullarımızın yapmış olduğu güzel bir çalışmayı yıl boyunca takip edelim ve yıl sonunda bunu sergileyelim. Bunu taktir edelim. Ödülü kendisidir, bir öğretmenin ödülü yapmış olduğu çalışmanın görünür olmasıdır. İyi örneği Finlandiya’dan verdiğiniz zaman içselleştiremiyorlar, diyorlar ki orası çok küçük, Amerika’dan verdiğiniz zaman, orası da çok büyük diyorlar. Japonya’dan gösteriyorsunuz, bize çok uymaz diyorlar. Biz iyi örneklerle daha dezavantajlı, idaresi eksik okullara bakıyorsunuz,  öyle güzel eserler ortaya çıkıyor ki, madem bu okulda bu yapılabiliyorsa niçin İstanbul’un diğer okullarında yapılmasın diyoruz. Temel çıkış noktası bu. Benim görevim de, onu daha görünür kılmak ve onu diğerleri ile paylaşmak. Bir üniversiteye diyoruz ki, “Böyle bir projemiz var, siz bize destek olur musunuz? “ akademik görüş istiyoruz, eserlerin seçimi, kampüste sergilenecek diyoruz, normalde kendi başımıza yaptığımız projeyi üniversitelerle yaptığımız zaman çok daha güzel oluyor. Onlara da sizin projenize biz ortak oluruz diyoruz. Ayrıca öğretmen uygulamalarından dolayı eğitim fakülteleriyle zorunlu olarak işbirliği yapmak zorundayız. Bunun da en iyisini yapalım diyoruz.

“BUNU KENDİ OKULLARIMIZ İÇİN TAHAYYÜL EDEMİYORUM”

Japon okulları bize uygun değil dediniz de… Bir çok japon okulunda hademe ve bekçi yoktur, japon eğitim sistemi öğrencilerin bu görevleri üstlenmelerinin onlara; saygı, sorumluluk ve eşitliği vurguladığını düşünür. Bizde sosyal sorumluluk projelerini neden öğrenciler üstlenmiyor sizce? 

Aman bunu benim ağzımdan Türkiye’ye teklif etme. Çok haklısınız. Eleştiri yaptığımız zaman, anne baba olarak çocuklarımızın yetişmesinde çok koruyucu davranıyoruz ve çocuklarımızın faunuslarda yetişmesine neden oluyoruz. Sonra sosyal hayatın içine karıştığınız zaman bu işin eksik kaldığını görüyoruz. Tabi eksik olacak. Çocuğun sosyal bünyede ne varsa küçük küçük muhatap olması lazım. Anne baba olarak koruyucu tavrımız sisteme de yansıyor. Sizin söylediğinizi bizim okullarımız için tahayyül bile edemiyorum. Ben bu eğitim işbirliğini bizzat Kore’de gördüm.

“5000 SURİYELİ ÇOCUK OKULLARIMIZDA OKUYOR”

Bizim de yaptığımız iyi şeyler var…İstanbul’da Suriyeliler için 48 eğitim merkezi var. Sivil toplum kuruluşları üzerinden yürüyen bir uygulama sizce Suriyeliler için yapmamız gerekenlerin ne kadarını temsil ediyor? Vicdanımızı rahatlatmaya yeter mi?

Tabi ki insan olarak, vicdan olarak daha fazlasını yapmak isteriz. Sayın Cumhurbaşkanımız zaten bunun mücadelesini veriyor ve rakamları konuştuğumuz zaman dünya bir tarafa, Türkiye’nin kucakladığı insan sayısı bir tarafa. Biz eğitimci olarak bu çocuklarımız eğitim hakkından mahrum kalmasınlar veya kısa sürede kendi ülkelerine döndüklerinde eğitimlerine devam etsinler, çocuklar akranları ile birlikte dünyadaki gelişmeleri öğrensinler diye bir çabamız var. 5000 tane Suriyeli çocuk okullarımızda okuyor.  48  Eğitim merkezimiz var. Sabah bizim çocuklarımız, öğleden sonra Suriyeli çocuklar öğrenim görüyor. Bu kadarını Esenyurt’ta mevcut okullar ve yeni okullar, 27 tane protokol yapmışız, 12’ye yakını Şubat’a kadar hizmete girecek, bizim en sorunlu bölgemiz Esenyurt’tu, başta Belediye Başkanımız olmak üzere, eğitime gönül veren, katkı veren ilçe Belediye Başkanlarımıza, hayırseverlerimize müteşekkiriz. Başkan, okullardan birini Suriyeliler için yapıp bağışlamış. Bu çalışmaları oradaki bir vakıf yürütüyor. Bize yapar gibi yapmış, o çocuklara bağışlamış. Bu anlamda hiçbir ayrım gözetmiyorlar. Başkan, ihtiyaçları olan çocukları kendisine yönlendirdi.

“AVRUPA ÜLKELERİNDE İKİ DİLLİ EĞİTİM VAR”

Hatta dahası var…MEB, Çingenelere yönelik etnik ayrımcılık yapıldığı iddialarını dikkate alarak, bütün Türkçe sözlüklerden “arsız, cimri, çığırtkan” şeklindeki tanımlamaların çıkarılması talimatı vermişti. MEB her konuda bu kadar hassas davranırken Kürtlerin, talepleri yerine gelmiyor gibi davranmalarını sahici buluyor musunuz? 

2015-2016 Öğretim yılındayız. Türkiye genelinde 18 milyon öğrenci okullarına gidiyorlar ama bir taraftan da siyasal bir dille okulları boykot ediliyor. Şükürler olsun milletimiz buna gerekli cevabı verdi ve hiç itibar etmedi. Dolayısıyla fırsat eşitliği anlamında, çocukların kökenine bakmaksızın kendi temel değerlerimize uygun, bu ülkenin medeniyet değerlerine uygun bir şekilde yetiştirmeye gayret ediyoruz. Bu ülke, 72 milletten oluşan güzel bir yapı. Bizim geçmişimizde bu var. İnkar ederek değil, bu farklılıkları koruyarak mümkün mertebe ortaya koymaya çalışıyoruz. Bu anlamda da, Avrupa ülkeleriyle mukayese edildiği zaman, iki dilli eğitim olduğunu görüyoruz. Özel eğitim kurumlarında Anadilde eğitim imkanı tanınmıştır, daha önce kurslar için önleri açılmıştı. Bu ülkede düne kadar sorun denen bir çok şey halledilmiştir. Ben doğrusu böyle bir sorun görmüyorum.

“CUMHURBAŞKANIMIZ HER ZAMAN CEMAATLERİ KUCAKLADI”

Fırsat eşitliği konusunda güzel bir örnektir bu…Ulus Özel Musevi Lisesinin 47 öğrencisini mezun ettiği 2010 yılında Türk Musevi Cemaati Başkanı Sami Herman, mezunlara “Siz her nerede olursanız olun, bu vatanın ve bu cemaatin parçasısınız, bunu asla unutmayın” demişti. Türkiye eğitimde dışa açılım veya sahiplenme noktasında nerede?  

Cemaatler bizim vatandaşlarımız. İstanbul’da görevimiz sırasında okullarımızla ilgili taleplerini yerine getiriyoruz, mezuniyet törenlerine katılıyorum, buna ben tanığım, kimsenin bana aktarmasına gerek yok, cemaatin ileri gelenleri ile bir araya geliyoruz, böyle düşününce bu ülkemizin zenginliği. Sanki problem varmış gibi başka türlü ifade etmek bize yakışmıyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın şahsında, Belediye Başkanlığında başlayan cemaatleri kucaklama söz konusu. Biz bu açıdan onları çok değerli buluyoruz.

“SURİYE OKUL KİTAPLARINDA OSMANLI KÖTÜLENİYORDU”

“SİYASAL SİSTEMİMİZ DEMOKRATİK SEVİYEDE DEĞİL”

Eğitimin sadece çözücü değil, birleştirici olmak gibi bir özelliği de var. Özellikle ders kitaplarının ayrımcı, cinsiyetçi, demokrasi ve insan haklarına aykırı ifadelerden arındırılması çalışmalarında görev aldınız, komisyonlarda çalıştınız, çalıştaylar düzenlediniz. Hatta okullarda çocuk hakları birimleri oluşturdunuz. Bu birliği oluşturmada en çok nerede zorlandınız, yeni neslin milli değerler konusunda nasıl bir gelişim gösterdiğini düşünüyorsunuz?

Türkiye, hiçbir zaman başka milletleri yok sayan, onların değerlerine hakaret eden, medeniyetlerini  kendisine düşman yapan bir ülke değil. Ama karşılığında komşu bir çok ülke ile yaşadığımız sorunlar vardı, bunları biz hak etmiyoruz. Örneğin daha düne kadar Hatay, Suriye sınırlarında gösterilirdi, Suriye okul  kitaplarında Osmanlıyı hegamonik-istilacı bir güç olarak gösteren ifadeler vardı çıkartıldı. Dediğimiz şey tam da bugün tezahür etti. Bu doğru veya yanlış, şu anki çocuklarımıza ne faydası var? Bu kini tekrar körüklemenin ve müfredatın içinde olmasının? Biz böyle basit bir soru sorduk ve dedik ki, bizim kitaplarımızda bu tür ifadeler yer alamaz. Bu yüzden ayıklama sürecine gidildi. Talim terbiyede komisyon kuruldu, çeşitli ülkelerde Yunanistan ile Ürdün ile görüşmeler yapıldı. İyi ki de yapıldı. Bizim toplumsal cinsiyet rolleri bakımından daha eşitlikçi bir yaklaşımla kitaplarımızda kadının bir rolü var, kadını bir eve hapseden , sadece ev kadını olarak gösteren yaklaşım var mı, var. Ama bir ders kitabında bunun yerinin olmaması lazım. Yani fiili durum olarak böyle düşünen insanlarımız olabilir ama böyle bir bakış açısının bizim ders kitaplarımızda yeri yoktur. Biz bunu ayıklamaya çalıştık. Demokrasi bağlamında, bugünkü siyasal sistemimiz neden demokratik, daha ileri seviyede değil? Yolu buralardan geçiyor, o demokratik kültürü ders kitaplarına koymalıyız, o ayrımcılık ifadelerini kaynaklardan ayıklamalıyız ki çocuklarımız bu anlamda yetişebilsinler. Gelecekte kurmak istediğimiz yeniden Büyük Türkiye diyebileceğimiz, kendi ayakları üzerinde durabilen, idealleri olan, geçmişi ile barışık, çağdaş dünya ile rekabet içerisinde üreten, bilim-sanat-ekonomi bakımından dünyanın önde gelen ülkeleri arasına girebilmemiz için buraların düzeltilmesi gerekiyor.

“KİTAPLAR YASAKLANMAMALI”

Maalouf’un Semerkant’ına sansür geldiğinde de yazarlara seslenmiş, “Kitap üzerinden siyaset yapmayın” demiştiniz

Biz yazarlar okullarda projesi, basit bir düşünce ile yola çıktı. Yusuf Çopur diye bir öğretmenimiz var, küçükken kitabını okuduğu yazarı tahayyül ediyor, neden ben onunla tanışmayayım diyor, Bağcılar’a geldiği zaman böyle bir çalışma yapıyor, Gülten Dayıoğlu, Selim İleri gibi bir çok yazarla bu tür çalışmalar başlatıyor. Ben de iyi örnekler kapsamında onu gördüm ve bu projeyi İstanbul geneline şamil kıldık. Her ilçenin iki yazarı vardı, bir gençlik, bir de çocuk edebiyatından. Orada kitaplar tartışılmaya başladı. Semerkant da Milli Eğitim nezdinde başka bir tartışmaydı. Ben iyi bir okurum, kitap severim, kitap hayatım bakımından her şeyi ifade eden bir değerdir, kim ne derse desin iyi kötü kitap diye bakmam. Bir kitabın yasaklanması kadar bana aykırı, ters gelen bir şey olmaz. Her kitapla ilişkili söylenecek söz var ama bunun yolu kitap yasaklamak değil. Bizim projemiz bu tartışmaları da tetikleyecekse, benim kazanımım o olur. Edebiyatın içinde var. Bizim okullarda da tartışılsın istedim. 100 temel eser de çok tartışıldı ama bütün yayıncılar müteşekkir kaldı, müfredatla ilişkilendirildi. Yazarlar okullar projesinden sonra bir öğretmenimiz bize dedi ki: Sizin projeniz sayesinde ben okuduğumuz yazarların tamamının ölü olmadığını öğrendim.

Kitaplara karşı gösterdiğiniz hassasiyet kalemler için de geçerlidir sanıyorum. . Gazetecilikte kalemin silah olması handikabı söz konusu. Gazetecinin özgürlük sınırlarını yeniden çizmesini mi önerirsiniz? 

Bu daha çok aydın sorumluluğu ile ilgili. Ben eli kalem tutan, topluma yön veren insanların daha bilinçli davranmaları gerektiğini düşünüyorum. Söyledikleri bir sözün nerelere gittiğini ve toplumda yaratacağı etkiyi görmeleri gerekiyor. Kılı kırk yararcasına, kelimelerin üzerinde ciddi bir kafa yorarak, masanın öbür tarafına geçsem, bu metinden benim anladığım mı, başka bir şey mi anlaşılır sorumluluğunu duymak gerekiyor, bunu bir eğitimci olarak, kendi adıma bütün yaptığım işlerde hissettim. Çünkü toplum yazarlarımıza, ediplerimize, şairlerimize değer veriyor. O yüzden değerliler. Milyonlar tarafından takip edilen bir insanın yazdığı o bir kelime o yüzden çok değerli. Bunun kıymetini bilmek gerekir, bu bir değerdir.

“TERÖR BİZİ BLOKE ETTİ”

O tek kurşunun nereye gideceğini iyi bilmeli… “Türkiye’nin Maarif Meseleleri”ni masaya yatırdınız ama Türkiye’nin muzdarip olduğu terör konusuna çözüm nedir sizce, bir de yaklaşan seçimler için ne diyeceksiniz?

Seçimler, ülkemiz için hayırlı olan neyse o olsun. Bu ülkenin son yıllarda yakaladığı bir ivme var, üreten, gelişen, yurt dışında kabul gören, kendi kabuğunu kıran, sistemi demokratikleştiren, bireyi öne çıkartan, hatta yapamadıklarımız adına da daha iyisini yapmak için mücadele eden bu siyasi istikrarın devam etmesini diliyorum. Onun dışında terör dünyanın neresinde olursa olsun, kimden kime yapılırsa yapılsın lanetlenmesi gereken bir eylemdir. Ama, fakat diyerek farklı kelimelerle küçültmemek gerekiyor çünkü bize çok ağır bedel ödetiyor. Bu anlamda Türkiye’de demokratikleşemememizin, sistemimizin bireyin önünü açması, temel haklar, hürriyetler bakımından terörün bizi bloke ettiğini de düşünüyorum. Eğer terörün son 3 yıl içinde olmadığında neler olduğunu bu millet gördü. (Terör) ne olabileceğini görmek için arif olmaya gerek yok. Ülkemizin geleceğini karartan bu tablonun ortadan kalkması için, bu ülkenin değerlerine ihanet eden eli silahlı  şebekenin ortadan kalkması lazım.

HÜLYA OKUR-HABERX

📆 04 Ekim 2015 Pazar 23:33   ·   💬 0 yorum   ·   ⎙ Yazdır

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Teknik Yapı 44. Yıl

İSTANBUL'DA HAVA

İSTANBUL
YENİ SAYI
Kartal Haber Gazetesi sayı

BLOG

M. Nazım Telli
12 Kasım 2019 Salı
Ahmet Berhan Yılmaz
11 Kasım 2019 Pazartesi
Ümit CANBOLAT
12 Ekim 2019 Cumartesi

RÖPORTAJLAR

ANKET

Henüz anket yok.

PUAN DURUMU - SÜPER LİG

# Takım O G B M A Y Av. P Eleme veya küme düşme
1 Sivasspor 11 6 3 2 20 11 +9 21 2020-21 UEFA Şampiyonlar Ligi grup aşaması
2 Fenerbahçe 11 6 2 3 21 12 +9 20 2020-21 UEFA Şampiyonlar Ligi ikinci eleme turu
3 Trabzonspor 11 5 4 2 20 13 +7 19 2020-21 UEFA Avrupa Ligi üçüncü eleme turu
4 Alanyaspor 11 5 4 2 19 12 +7 19 2020-21 UEFA Avrupa Ligi ikinci eleme turu
5 Başakşehir 11 5 4 2 18 13 +5 19
6 Galatasaray 11 5 4 2 13 9 +4 19
7 Yeni Malatyaspor 11 5 3 3 25 13 +12 18
8 Beşiktaş 11 5 3 3 14 13 +1 18
9 Gaziantep 11 4 3 4 16 21 -5 15
10 Çaykur Rizespor 11 4 2 5 11 18 -7 14
11 Göztepe 11 3 4 4 10 12 -2 13
12 Konyaspor 11 3 4 4 12 16 -4 13
13 Kasımpaşa 11 3 3 5 16 18 -2 12
14 Denizlispor 11 3 2 6 9 13 -4 11
15 Antalyaspor 11 3 2 6 11 20 -9 11
16 Gençlerbirliği 11 2 4 5 15 16 -1 10 2020-21 1.Lig
17 MKE Ankaragücü 11 2 3 6 8 17 -9 9
18 Kayserispor 11 1 4 6 10 21 -11 7

BAĞLANTILAR